4 Ağustos 2015 Salı

pollyanna

yeniden yer yüzündeyim. tur bindirmelerine ramak kalmış bir sefilin, kendini önde zannetmesi gibi, sabahları koşuşturan insanları ahmakça izliyorum. hangi trenin vagonu olduğumu bilmiyorum ve ay ile ayarlayamadığım sabahların günahını yaşıyorum. odamda ki gökyüzünden kaçmış uçurtmalar, ruhumun aklını çelip, peşlerine takmak için birbiri ardına sıraya girmişler. yine kendime bir podyumdan üzerime yakışan ayrılıkları seçiyorum. birinin gidişi bir deprem gibi sadece içimdeki salıncakları sallaması gerekirken, içimde ki çocukları salıncaktan düşürüyor. dizlerini kanatıp ve en kötüsü, oyuna küstürüyor. ve her nereye gitsem artık bir güneş değil, bir yağmur bulutu takip ediyor beni.

ait olduğum beden kim bilir kimin üzerinde. ve bazı geceler kendi içimde küme düşüyorum. ağzımdan çıkan bütün kelimeler her yerimi kesiyor ve her bir kelimeyi kanayarak sözlükte anlamlarını arıyorum. gururu kaybedilmiş kederin izlerini dualıyorum. dünden hiç haberim olmadan bugüne uyanıyorum. aynaların diğer tarafındaki soyut, platonik zaman ve ten dışı diyarda yaşayabilecek kadar güçlü olmadığımı biliyor ve büyüyemeyeceğimin farkında olarak, küçük kalmayı reddediyorum. güzel bir şiir yazamıyor ve akıtamıyorum kanımı bir harfın üzerine. ellerimden birinin tutması gerekirken, kan tutuyor beni. içimdeki taşları yerinden oynatıyorum ve altından bir kadın çıkıyor. hayatım bir tiyatro sahnesi gibi ve ben bu sahneye provasız çıkmış gibiyim. birileri bana güzel bir oyun hazırlamış. ölmek pahasına oynuyorum. ve hiç de ilginç değildir ki; ölüyorum. bütün bu isyanım oyuna veya ölüme değil. aslında bütün isyanım; çaresizliklere, bu kahpe imkansızlıklara, bizi çepçevre kuşatan insanlara, onların pis kurallarına ve beş para etmez inançlarına. sizin kafalarınız karışık değil, birkaç günlük bulaşıklar kadar kirli. beni anlıyor musunuz? beynimi  bir deli odasına kilitledim. gözlerimin panjurlarını da kapadım. geriye sadece adını bilmediğim bir karanlık kaldı. ve duvarlarımı yıkabildiğim tek yer olduğu için kağıtlara döşedim mayınlarımı. benliğim, karşı kaldırımda yürümeye başladığından beri, bende güzel hiç hikaye kalmadı. her şey o kadar düzensizdi ki, tek çıkar yol; düzensizliğin içinde, düzensizlikten oluşan bir "düzen" kurmaktan geçiyordu. saatimi kime kursam, alarmı bir başkası için çalıyordu. ve herkes ağlıyor, herkes fare kapanında. ama hiçbiri bir ben değildi. yarımları birleştirince ortaya bir tam çıkmıyordu. acaba kaç kişi neyden bağımsız olduğunun, neye hapsedilmiş olduğunun farkındaydı? belki de, mutluluğun çok uzaklarda olduğunu gözümüze sokmak içindi; gökyünün mavi oluşu. ama üzgünüm; ölüler uçuşuyor artık soluk borumun tavanında, belki de göğsümün verandasında. her neyse. ölüler uçuşuyor ve hava, kan kadar yapış yapış. ben yine de hunharca katlediyorum sizin ayak sürmediğiniz kaldırımları. eskiden olduğu gibi bisiklet çalmaya devam ediyor ve inadına pedal çeviriyorum. tanrı, yeşilimtrak elbisesiyle, yüzyıllardır bir fahişe gibi yan gelip yatıyor. ve o kadar çok ölmüş ki, vücudundan kurtçuklar fışkırıyor artık dünyaya. ve benim en güzel tarafım da; hala sizin toplumunuza ayak uydurmuyor ve dünyanıza yabancı oluşum. beni anlıyor musunuz? veya beni anlamış gibi mi yapıyorsunuz? ama bilmenizi isterim ki; beni anlıyormuş gibi görünmenizden sıkıldım. sizlerin, gerçekten en dandik kitaba  satır dahi geçemeyecek bir daktilo olduğunuzu iyi biliyorum.

ben her kimi sevdiğimde; ölüme uçarak gitmelerini öğrettim kelebeklere. konuşmadan da ölebilmeyi. kendi kararım olmaksızın, kendimi geceye adadım. her akşam, bana benzeyen kadınların, bana hiç benzemeyen adamlara sarılışlarına denk geldim. azize terasa  gibi ruhumu tanrıya teslim edip ve şöyle dedim; korktuğum tek şey, kendi arzularımı gerçekleştirmek. sonsuza kadar yaşamak istiyorsam, ilk adım olarak kendini öldürmek zorundayım. eminim ki cehennemde; çok acayip edebiyat sohbetleri, çok manyak sarhoş muhabbetleri, en muhteşem danslar ve inanılmaz parçalar icra ediliyor.

-şiirden anlamayan bir hayata aşık olmak, beterin beteri bu olsa gerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder