sokaklarda kendimle yattım. karıncaların sırtlarında rastladım o en güzel kalbime ve siz ökçesine basılan pabuçlar gibi, üzerine basıp geçtiniz kalbimin. sanki kulağınızda bir müzik yaratmıştınız ve her şeyi duymamazlıktan geliyordunuz. gözlerinize kendi ellerinizle hayatın sinsi perdesini çekmiş gibiydiniz ve ne olursa olsun görmüyordunuz. yağmurlar bir mermi gibi tam on ikiden vuruyordu, ıslanmaktan korumaya çalıştığım son dal sigaramı ve farkında değildiniz. yağmur altında kibritlerim ıslanıyordu ve kalbimi yakıyordum. kendimi, beni, beynimde henüz doğmamış olan bir cenini. şu an kim bilir kaç koku ötenizdeyim değil mi? kargalar gibi, yüz yıllık bitmeyen bir gurbete hapsolmuş gibiyim. her tekmede bir kez daha yer kabuğuna gömülüyorum. en sevdiğim çiçeklere su vermem gerekirken, kendi ellerinizle içimde ki topraklara dikiyorsunuz. benim tarlamda daha ekilmeyi bekleyen umutlarım varken, şimdi nasıl olur da nadasa bırakırım? nedir bu kavgalar? mermiler, ahlar ve vahlar? sanki; hiç siya siyabend dinlememiş, vapurların arkalarında bıraktığı beyaz köpüklere bakıp hiç ah! etmemiş gibisiniz. bir ağaç kadar güneşe yıllarınızı vermemiş, balıkların her üç saniyede bir, birini yeniden özlemesine üzülmemiş gibisiniz. ama inanın bir gün; hiçbir şeyin eskisi ki gibi olmayacağını, kolunuza yazacak bir hasta bakıcı, iğne tüpüyle. ve o zaman anlayacaksınız; bindiğiniz lüks hayatın deniz kıyısına gitmeyeceğini ve sessizliğin bile bir sesi olduğunu. benim sizlerden bir farkım yok. sadece ruhumu kitaplara tapuladım. ortasından kesilmiş bir kağıdın; ne sağ tarafında kaldım, ne de sol tarafında durabilmeyi bildim. hep makasın kestiği yere denk geldim. hayaller kuramadım zaman zaman ve isa gibi çarmıha gerildi vücudum. ne öldüm, ne dirildim, ne de göğe çekti tanrılarınız beni. en çiçekli rüyalarımdan, kendi ellerinizle uyandırdınız. mesafeler, meridyenler ve sıcaklık farkları yaşadım. bir çayın karşımda nasıl soğuduğuna şahit oldum. sizinle aynı güneşte ısınıp, ayrı soğuklukta titredim. bir kuştan kanatlarını ödünç alıp kaçmak istedim. ben uçmak istedim, kendi içimde yere çakılmak değil.
ama her şey sonunda bir sabah gibi aydınlanacak ve davlumbaz çıkışına iki kumru yuva yaptığında ve siz bunu bir kahvaltı telaşında fark ettiğinizde; beni bulacaksınız. elinizle koyduğunuz gibi hemde.
insanların olmadığı, sadece yağmurların elinden tutabileceğim bir yolda yürümek isterken,
tanrı'nın son canavarı olan insanların tam ortasına düşürüldüm.
şimdi hiçbir kaçış, tam anlamıyla kurtuluş değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder