odasına kapanmış o kişi benim. kimse görmüyor aydınlıklar içerisindeki yanan bedenimi. ve sonra yeni güne düşen bir güneş gibi, sen değiyorsun kalp denen illete. dili olmayan çocuklarla konuşuyorum, boynu bükük çiçeklerime su veriyorum. bana benzedikleri için belki de. ben kime benziyorum ki zaten, suya hasret çırpınan bir balıktan başka.
karanlık odamın, karanlık dünyasına perdeler açıyorum her zaman. bisiklet sürüyorum ölüm yokuşunda. hiçbir manevra kurtarmıyor beni bu ruh hali içerisinden. sonra bir nefes daha çekiyorum şu sigaramın ucunda tüten karanlık dünyadan, sabah gibi gelmeni diliyorum. ama biliyorum;
rüzgar, kokunu getirecek kadar etkili değil. güneş, içimi ısıtacak kadar yakın değil.
tanrı, seni rüyalarda gösterecek kadar cesur değil. ve ne yazık ki kalbim, kemik değil.
sevgilim; neşet ertaş dinlerken, şiir yazamazsın
devlete direnmeden, insan olamazsın
bugün ilk defa öldüm. garip ama içim yandı. aslında garip olan; ölmem değildi, içimin hala yanmasıydı. öldüm ama bunu kimse anlamadı, ağlamadı, görmedi. o güne kadar kimse beni dinlemedi. kimin haberi olacaktı? kim ağlayacaktı? kim anlayacaktı? kim vardı ki yanımda, şu ölümü bekleyen parmaklarla yazılan, şiirlerden başka..
gitmekse, gidiyordum işte. içimin yanmasını yanımda taşıyarak, ölü bir bedenle gidiyordum.
size; "ben, ölü bir adamım" deseydim, "hassiktir lan" derdiniz.
oysa ki içimde; harpler, sonu gelmeyen savaşlar, bir kuşun gökyüzünde vurulması, yirmi bir senelik intihar mektupları ve ruhumun koridorlarında, sylvia plath'ın ağıtları vardı.
neydi bu içimdeki savaşlara bir gül fırlatmayan?
şu dünya ekseninde, bir toprak parçası yok muydu onun yanında barınabileceğim?
"yanlış düşünüyorsun" dedi, içimde yanmayı bekleyen plath
ve ekledi;
hiçbir kadın, öldürdüğü adamın kan izlerini, yanında taşımaz
sevgilim, sen yokken
hem de sen yokken koparttılar, sana sakladığım en güzel "seviyor" papatyalarımı
en güzel mevsiminde
buna aşk dediler
ve sonra;
koparttım bir mevsimi, en uzanılmaz dalından..
"bittim. yaşamımı kapattım."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder