I
bir gün mutlaka koşacağım, tenimdeki o uçurumun ucuna
sanki benim ellerimde mayın varmış gibi
ellerimden her zaman ki gibi yine kimse tutmayacak
yaralarımı bir dilek ağacına asar gibi asacağım
her taze yara bir dilektir, intihar iki bilettir
saatler, siyaha ve silaha çalacak
şaraplar aynı kırmızılığın da kalacak
tanrı, bang! bang! bang! diyecek
ama yine arka fonda tom waits susmayacak
karanlığın en zifiri olduğu beyin hücremde yürüyeceğim
kulağımda, tom waits- hold on çalacak
yastığımda mavi bir yağmur
yokluğunda bir geceyi daha sabaha bağlayacağım
bu, senin sandığın kadar kolay bir iş olmayacak
sen hiçbir zaman yalnız kalmadın ve hiçbir şiir seni terk etmedi
ve yine salıncaktan düşeceğiz seninle, bir intihar mektubunun içine
dur!
dudaklarından dökülen her cümle, sonum olabilir
ve her son bir başlangıç olabilir
git!
üstelik hala aynı parça çalıyor
"hold on"
neyse siktir et
bir gözyaşı daha ver
unuttuğumu sandığım kadınları düşüneceğim
kusura bakmayın
şakağımda bir tabanca
ve gün doğuyor / kanlı
-tanrı nerede?
-gökyüzüne bak
sonra ise
"kapatıyoruz genç"
diyen bir ses
üstelik tanrı hala aynı dili konuşuyor
"bang! bang! bang!"
II
karanlık korkusundan dilime tutturduğum o şarkıları, mahçup bir sevgili gibi bakan bulutlara söyleme derdindeydim. gecenin bir yarısı kalkmış deli olduğumu düşünürken, insanların kalabalık yanlarına sığınmaya çalışıyordum. kabuslara açtığım pencerelerim, hiç ihanet etmedi. güzel bir rüya görecek kadar, iyi biri değildim. karanlık bir odayı beyaz bir kağıt parçası ile ne kadar aydınlatabilirsem aydınlatıyordum ve karanlık bir gökyüzü altında, beyaz bir kadın düşlüyordum. imkansızlıkları seviyordum, kaldırımları terk eden sular kadar yoksuldum. annemin arkamdan ettiği dualar kadar bitkindim, dualar sırtıma saplanmayacak kadar nankördü. annem iyiydi, çaylar güzeldi, gökyüzü şiire elverişliydi ve sen aydınlık olan gök yüzümü, başka bir adamın kucağına sermiştin. annem yine iyiydi, dualar nankördü, çaylar yarımdı, ve sen rahmine düşen şiirlere, gebeliktin.
bir hastane kapısında karısının ölümünü bekleyen bir adam kadar, acı bir ruh hali içerisindeyim ve sen bir hastane kapısında çocuğuna uygun ilik bulunan bir anne kadar, sevinçlisin.
III
omuz çukurlarıma gelmeyi bekleyen, onlarca gemi var bakışlarında. saçların ve boynunun kokusu, havva'dan kalma. ve vücudunda hangi bölgeyi öpsem, bir mızıka gibi ayrı ayrı ses çıkıyordu. saçlarını banyodan sonra tararken, önündeki havluya düşen her saç teli; bana cennette vadedilen adı konulmamış nimetleri andırıyordu. siz onu zaten tanıyorsunuz, ben ona sadece sözcüklerimi verdim. ve sonra kutsadım onu. tüm günahlarını damarlarımdan çekip, nuh'un gemisine bindim. göçebe bir kızıldereli çadırında, mutluluk çubuğu içtim. afrika yerlileri gibi, çırılçıplak koştum. bulutlara varana dek. alkışlar eşliğinde. kaldırım taşlarını sökercesine, tırnaklarımı geçirip damarlarıma, tüm bedenimi dolaştım. yalın ayak, çırılçıplak. ve acıdan piyano tuşlarını andıran dişlerimi her sıktığımda, ortaya bir müzikal çıkıyor; romeo ve juliet bir kez daha ölümsüzleşiyordu.
ben seni yaratıyordum ve tanrı seni kıskandığı için her uyanışında yüzüne bir kaç faça atıyor, adına da yaşlılık diyordu.
ahh güzel tanrıçam..
neden onlarca gece ayrı yataklarda nefes alıp vermemize karşı çıkmadın?
oysa sen; bu yatağın ilk diktatörüydün.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder