eski bir trenin, bulutlar durağı yolcusuydum ve uygunsuz bir saat diliminin yelkovanı gibiydim. parça parça olmuş bulutlar gibi, tanrı yeryüzünü nereye kovarsa, bende oraya zorunlu misafirliğe gidiyordum. ve her gün şiir yazmak adına, ellerimi büyümüş görüyordum. yüzüm, savaşa giden bir askerin suratı gibi bir çift siyah boyayla bezeliydi. bazen yakama uçurtma takıyordum ama iyi olmak küçüklüğümden hatırladığım kadarıyla sana yakışıyor bir tek. benim üzerimde devşirme bir takım elbise gibi emanet duruyor. uygunsuz bir saat diliminde seni anımsıyorum ve senin maskeni alıp seni tanıyormuş gibi görünen başka yüzlere takıyorum, bu sana benzeyen kitaplarda olabilir.
hayalini kurduğum her neresi varsa, devlet ilk önce orayı yıkıyor (istihbaratları sağlam). tüm savaşlar aramızdaki mesafeler arasında gerçekleşiyor ama tüm kurşunlar yine bana sıkılıyor gibi bir durum var. acıyı tarif edecek bir harf kalmadı artık kumbaramda. anla ki; kelebeklerin ömrüne özenen bir bedenin, telif haklarını satın aldım dün bir seyyahtan ve tenimde açan gülleri uyutup, soğumuş bir çayı tazeledim. ellerimi yıkattım bir kadına. ve bugün ellerimi yıkadı bir kadın. sonra daktilo ısmarladı bayat hayat. peki tanrı varken, neden ben yazıyordum her şeyi? neden ben asılıyordum, şu idam ipi gök kuşaklarına? tanrı'nın elleri mi kirli? yoksa ellerimi yıkayan kadın mı güzel? gardımı düşürüyordu bu kendi kendime cevap aradığım sorular. ayaklarımı kırıyordu daktilo sesleri. kaçamıyordum geceden. ve gece son kez karanlıktı. ve gece ilk kez olduğu gibi karanlıktı. gece mi yazacaktı beni? ben mi yazacaktım geceyi? bilmiyorum ve susuyorum. ölmeye ihtiyaç duyuyorum. çünkü; ruhum bir uçurtma olmuş savaş ortasında. burada kuş yerine, mermi uçuyor. ve benim artık son umudum; kaburgalarıma astığın saçların. benim artık s o n umudum; bin ah!
bir parça esintiyle tıngırdayan adını bilmediğim balkon süsü gibiydim. tenimde patlak bir sokak lambası vardı, altında seviştiğim kişilerin klişe yüzlerini ezbere biliyordum ve gittiklerinden emin değildim. her sabah biraz daha anadilim siyah uyanıyordum ve anayasada yeri yoktu. gidenlerin ayak sesleri kulaklarımı patlatıyordu. ve hayatıma bir nebzede olsa renk veren bulut sesleri, cebimden, ortası bant ile yapıştırılmış bir para gibi düşüyordu.
kendi ayak izlerimi bile kaybettiğimde, anladım artık yorulduğumu.
ve tanrı; kaçış yönüne giden bir vapurun son seferini çoktan kaldırmıştı..
"duymak istediğim tek sesi duyamıyorum. sanki dünya o sesi duymamı engellemek için gürültü yapıyor, lütfen biraz susun, lütfen."
Fosforlu kalemle işaret koymak istesem tüm cümleler sarı olurdu.
YanıtlaSilAkıp,alıp gidiyor.