bugün aklıma oyuncaklarını yaktığım çocukluğum geldi. kalbini kırdığım bedenim ve akıl hastanesini yatırdığım geçmişim. kendimde değilim. ve kendi tenimin adresi bile, bir başkasının adresi ile aynı. yollarım var, keskin bir jilet. omuzlarım var, kurumuş çiçekli. şarkılara bile mayın döşeyen, insanlar var.
söylesene tanrıçam; her insan zaten bir kaçış değilde ne? üstelik, kaçtıklarım bile bunun farkında olmadan..
her gün insanlar başka bir şeye inanırken, ben yine her gün olduğu gibi ona inanma kargaşası içerisindeydim. hayal ve hedef denilen şeyin, tam eşiğindeyim. bir kuşun, uçup-uçmama hali gibi. kaymayan bir yıldızın, sahibiydim. benden iyi olmamı bekleyen insanların çoğu en az benim kadar kötüydüler. ve bu yüzdendi, tren sesleri gibi olan telaşım. iyi miydim, kötü müydüm inan bilmiyorum. sanki dedikleri oluyordu ve ben; "ne günlermiş be" moduna geçiyordum. saçlarımdan her gün bir parça uğurluyordum, aynaların kuytu kenar köşelerinde. aynada ki son fotoğrafımda yüzüm sonlarla kaplıydı. ve tenimde bulduğum bir göz yaşını dinlerken, aynanın karşısındaki psikiyatriyi öldürüyordum.
ruhum; bir miktar daha hızlı olabilseydi, bedenimi geçip, gönül rahatlığıyla ulaşabilirdim sana. ama hayatım, heyecanını yitirmiş bir sevgili gibi yatakta yalancı orgazmlar yaşarken, ben, ölümün bekaretini almak için yola çıkmıştım bile.
tanrı ile alıp veremediğim bir şey yok
tanrı'nın alıp veremedikleri var
özlemek de tam olarak bundan sonra başlıyor
ve tanrıçam;
kanunlar kadar keskin dudaklarımızla deviremeyeceğimiz hiçbir diktatör yoktur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder