17 Kasım 2015 Salı

yalancı orgazmlar manifestosu

eskiyor yüzüm olur olmadık şiirlerin aynalarında. ve hayatın hangi vagonunda olduğumu bilmiyorum. zaten siz beni de bilmezsiniz, parmaklarımda aidiyetsiz kuşlar dolaşır. savruluşum bundandır; bir oraya, bir buraya. denizkızına aşık olmuştum. ama, yüzme bilmiyordum. ve kendimi, kendi mezarlığım da buluyordum. dört yanım, kötü insanların topraklarıyla kaplıydı. tenim; tel örgülerle çevrili bir sınırdı. ve tenimde kazdığım, valhalla'ya doğru uzanan bir tünele, beton dökmüşler. bir çiçeğe bakarak, üzerimden aşağıya su yerine, asit döküyorum. radyoda güzel bir şarkı yakalıyorum ve beni bu şarkıların sonu gibi terk eden bir kadın var. ve gölgesi bile güzel bu kadının. onun; hayatın hangi vagonunda olduğunu bilmiyorum. vagonları kovalamak yerine, şiire veda edip, mavi gözlü bir balık gibi, bir vapurun pervanesinden kaçıyordum. kaçmak olan her eylemin ortasında, en önde saf tutuyordum. kaçıyordum bir balık gibi; üzerime atılan ağlardan, bir yalnızlık halkından. üzerime dikilmeyi planlanan, yalnızlık inşalarından! ben kaçıyordum ve gökyüzü bile beni kabul etmiyordu. ama korkmuyordum, yıldız gibi kayıyordum gökyüzünden. çünkü; dilek tutacaktı tüm çocuklar ve umudu olacaktım, tüm kimsesiz çocukların! eğer biraz gücüm yetseydi tüm dünyayı havaya uçurmak isterdim. mutluluktan..

bugün aklıma oyuncaklarını yaktığım çocukluğum geldi. kalbini kırdığım bedenim ve akıl hastanesini yatırdığım geçmişim. kendimde değilim. ve kendi tenimin adresi bile, bir başkasının adresi ile aynı. yollarım var, keskin bir jilet. omuzlarım var, kurumuş çiçekli. şarkılara bile mayın döşeyen, insanlar var.
söylesene tanrıçam; her insan zaten bir kaçış değilde ne? üstelik, kaçtıklarım bile bunun farkında olmadan..

her gün insanlar başka bir şeye inanırken, ben yine her gün olduğu gibi ona inanma kargaşası içerisindeydim. hayal ve hedef denilen şeyin, tam eşiğindeyim. bir kuşun, uçup-uçmama hali gibi. kaymayan bir yıldızın, sahibiydim. benden iyi olmamı bekleyen insanların çoğu en az benim kadar kötüydüler. ve bu yüzdendi, tren sesleri gibi olan telaşım. iyi miydim, kötü müydüm inan bilmiyorum. sanki dedikleri oluyordu ve ben; "ne günlermiş be" moduna geçiyordum. saçlarımdan her gün bir parça uğurluyordum, aynaların kuytu kenar köşelerinde. aynada ki son fotoğrafımda yüzüm sonlarla kaplıydı. ve tenimde bulduğum bir göz yaşını dinlerken, aynanın karşısındaki psikiyatriyi öldürüyordum.
ruhum; bir miktar daha hızlı olabilseydi, bedenimi geçip, gönül rahatlığıyla ulaşabilirdim sana. ama hayatım, heyecanını yitirmiş bir sevgili gibi yatakta yalancı orgazmlar yaşarken, ben, ölümün bekaretini almak için yola çıkmıştım bile.

tanrı ile alıp veremediğim bir şey yok
tanrı'nın alıp veremedikleri var
özlemek de tam olarak bundan sonra başlıyor
ve tanrıçam;
kanunlar kadar keskin dudaklarımızla deviremeyeceğimiz hiçbir diktatör yoktur.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder