21 Temmuz 2017 Cuma

tabutta gang bang!

günler geçecek, sonra aylar, hatta yıllar. saatler bir mermi gibi düşmanını kovalayacak. saçlarının santim santim boynuna nasıl dolandığını hissedeceksin, bir idam ipi gibi. sen günleri takip edeceksin, ben aynı güruh beden ile hayatın tüm çıkmaz deplasmanlarını tadacağım. çünkü insan akıl almaz bir yeraltı sakinidir. üzülme, insan yalnız kaldığında bir el istiyor, omzunda bir dürtü. o el, senin iki yakanda olacak. üzülme, yağmur bulutları saracak gözlerinin dört bir yanını. ben, aklında olacağım belki de, ama kalbinde olanı isteyeceksin yanına. belki seveceksin, illa ki sevişeceksin. terk edildiğinde, beni yanına çağırdığında, kalbimde değil, aklımda bile olmayacaksın. yanında kalmayacağım. beni yalnızlığına yama yapmanı istemem. ya yalnızlığını kendin doldurursun ya da o boşluktan içeri düşersin. hayat sahnesi böyledir; ya yalnızlık senin tanrın olur, ya da tanrılar bile seni terk eder. terk etmek. bir şiirin içinde ya da bir lekeli dünya gölgesinde. ben bir şövalye değilim. ya da senin tanrın değilim. gitmem gerekiyor. vapurlar rıhtımdan kalkarken, kenarda el sallayan ben olamam. üzül, insan yalnız kaldığında bir el istiyor, omzunda bir dürtü. o el, senin, iki yakanda olacak. işte buna üzül.

bugün, sen de en çok sevdiğim saçlarını kestim, hayalimde. el izlerini yıkadım bin bir zorlukla. bir şarkı yakıp, sigarayı dinledim. sonra aşkı aradım, çığlıklar arasında. bir körün yardımıyla, mutluluğu aradım. hayallerimi yaktım, sigaram üşümek üzereydi. ben, ağzımı düğümlüyordum. ama içimin acı çeken orkestra şefi edith piaf susmuyordu. bir yandan tezer özlü gibi acı çekiyor, nilgün marmara gibi ölmek istiyordum. ah! acı çekmek için, büyümek mi gerekir? büyümek için, acı çekmek mi? illa ölmeli misin yaşarken? ya da ölmek için, yaşamak mı gerekir? oysa ki bir piano sesi gibi içine çekiyor ölüm beni. ölümden kaçıp sana nasıl gelebilirim? toprağa karışıyorken, bir çiçeğe nasıl can verebilirim. şiirlerden vazgeçip, parmaklarımı kırıyorum. ve sen; rüzgarın ve yalnızlığın o meşhur esintisini hissettiğinde, saçlarını toplama. bırak düşsün kokun bir cemre gibi caddelere. bırak sokak aralarında ki uyuşmuş vücutlar, bir gecede kokunla sarhoş olsun. bırak rüzgar teslim alsın tenini. rüzgar tenine dokunabilsin. bırak bir bulutun ağlayışını şimdi. kendi gözyaşlarınla yıkanmalısın. kirpiklerine asılı kalmalı yağmurlar. acı çekmelisin. acı çekmelisin ki, büyüyesin.

insan, hatalarını anladıkça mı büyür? yoksa hatalar mı insanı büyütür? aklıma bir şey gelmiyor, ölüm geliyor aklıma sadece ölüm. pişmanlık insanı öldürür mü? öldürüyor işte. elinde çiçeklerle karşılıyor ölüm beni, bir yandan göz kırpıyor hayat. senin için yıktığım yollar, duvarlar ve ölüm provaları geçiyor gözümün önünden. ne hayat kalıyor geride, ne ölüm kalıyor yanı başımda. sen kendi denizinde yüzüyorsun, ben maviliğinde hep can veriyorum. gökyüzünü bir kenara bıraktım, seni de. simsiyah bir şiirin içinde, unutmaya çalıştım seni(şakağımda bir tabanca ile) kafamı kaldırdığımda, gökyüzü zaten kalmamıştı. karşılaştığımız gün geliyordu aklıma. ellerinden düşen kimliği belirsiz vücutlar, gözlerinden süzülen yalancı mutluluk yansımaları. kanmıştım! şiirdin, bir yalanın vardı elbette.

ben sana yazarken, senin başkasına gülümsemen.. neyse. fazla uzatmayacağım, ya da her neyse; ucu yanmış şiirler koydum yoluna. yolu sen yinede unutma. olur mu? üstelik, yüzümün çirkinliği, hayatıma sıçramış biliyor musun? yeni bir kadına aşık olmuşum sanki. yeni bir şiire başlamışım, yeni bir heyecana, yeni bir ölü gövdenin inşasına başlamışım. yeni bir anıya başlamışım, yeni bir acıya. taze onlarca yaraya kapımı açmışım. bu gece bana kuruyan içini dök ya da bir gözyaşı dök. korkma, güzelliğinden ödün vermez tanrı. düşünme, masken de ki makyaj akar mı diye. tenimin gökyüzü haritasında bir uçak gibi düşmeyi bekle. ellerimde yok olsun şiirler, içine beni çeksin gece. çünkü; gözlerimde çıplaksın, o adamın sana baktığı gibi. utangaç değilsin üstelik. gözlerin, nankör bir kedi yavrusu. dudaklarında, yolunu kaybetmiş dudak izleri. masum çocuklardan koparılmış umutlar. bar tuvaletlerinde unutulmuş rötarlı sevişmeler. kırmızı rujlar, çiçekler, şaraplar, kokular. gülümserken, içimizdeki düşleri dökük çocukları kapatışlar.
o an dünyayı durduracak güce sahipken, gideni durduramayız
tüm bu insanlar gitmek için doğmuşlar ve kalanların, ayakları kırık
her bir insan yeraltı sakinidir ve aşk; her coğrafyada gökyüzüdür.

şarapla uyuşmuş bir bedenden sesleniyorum sana
neden hala sana yazmak için, onlarca şiir yolu yürüyorum?
şarapla uyuşmuş bir bedenden sesleniyorum sana
ve içimde saçlarını kesen bir kadın var
şşş! sessiz ol
bulutlar inzivada
ve yağmur
tanrı'nın gözlerinde
saçların
kurşunlar saçıyor
çünkü tanrı'nın
ve senin,
bildiği tek dil
gang bang!
ve sonra gözlerin
bir ceylan gibi
şarap içiyor, bir adamın gölünde
şşş! sessiz ol
daktilo sesleri
geceye, ölüm hazırlıyor
daktilo tuşlarına, kendini asan kadınlar tanıdım
ve her harfe basışımda
bir kadın kurtardım
unutma
yanına aldığın adamlar değil
ayaklarının altına aldığın bu şiirler
ulaştırıyor seni göğe

belki bir gün sende "belki bir gün" diyeceksin ve yalnızlık bedenine nakış nakış işleyecek. belki bir gün sende, herkes gibi sarılmayı isteyeceksin ve ben sana, iyileşen yaralarımı göstereceğim.


14 Mayıs 2017 Pazar

prematüre

hayat çok geride ve herkes öldü. cümleme böyle başlamak istiyorum. çünkü hayat tüm hislerime ambargo koymuş durumda. yıkık bir kentte iğne ucu kadar küçük bir yer arıyorum kaçacak. zaten bedenimi şehrin 750 km ötesine gömmüştüm. doğaya saygılıydım. onca yaşanılan şeyi garipsemeden hala ölmek için can atan garip bir güruhtum. ve bu şehrin suratının her noktasında beni çamura batırmış olmanın gururu duruyor. göz kapakları her seferinde ölümüme kefen diken bir terzi gibi çalışıyor. ama her ne olursa olsun beethoven boşa dinletmedi bana bu notaları. ve yatağımın  bile çarşaflarını bozmamak için hiçbir peruklu aşkı yatağıma davet etmiyordum. hayatın çıkmaz labirentlerinin içinde kendimi öldürmece oynuyorum. standartların dışına çıkıp, belki de bir daha hiçbir şekilde duyamayacağım o sese, kulaklarımı tıkıyorum. gitmem gereken bir yer var aslında. dikmem gereken bir fidan. yetişmem gereken bir şarkının sonu. bir rüyadan uyanmam için, bir ele ihtiyacım var. içimde biriken onlarca ölüm provası var. bir ağaç olsaydım eğer, yaprak dökerdim. bir kitap olsaydım satmazdım. bir sığınak olsaydım sütunlarım çatlardı. keskin bir jilet olsaydım, onu ağzımda beslerdim. ağzımda keskin bir jilet varken ne kadar konuşabilirim ki? konuşabilseydim devrik bir cümle kurardım. ben kendimde olsaydım, bu olmazdım. zaten en muhteşem şeyler neden bir sorumsuzu beklesin? bir sigara yakıp, sallanmak istiyorum; salıncakta sallıyorum beynimin içindekileri. ben çok tehlikeli oyunlarda başrol oynadım. bir üzüm salkımı gibi sallandı dudaklarımda sarhoşluğum. çok şarap verdi bana şu okuduğunuz satırlar. ve şarapla uyuşmuş bir bedenden sesleniyorum. beni duyun, sesimi duyurun. gövdemin bana ne kadar ağır geldiğini anlayın. durun! ışığı yakıp, bir sigara söndürdüm. sonra tenime bir kurşun gibi saplanan yağmurları düşündüm. sonra ve sonra, başka ellerin, bana nasıl mayınlı tarla olduğunu düşündüm. saat gece oldu. birçok kez seviştim bana sunulan çok eski bir karanlıkla. sizden, telefon kulübelerinden ve tüm tanrılardan habersiz. ve karşımda kazanmayı bekleyen bir gece varken, sabaha ulaştım. üstelik ellerimden şiirler kaçtı. hiçbir harfi yakalayamadım bir kuş gibi, incitmeden. bir yakalasaydım o kelimeleri; susacak hiçbir nedenim kalmayacaktı. koşacaktım atlar gibi. atlar gibi yüksekten uçacaktım. atlar da uçar. gözünü kestirdiğin dağlarda çiçek açınca, atlar da uçar.

her baktığımda; korku ve yalnızlık diyerek inleyen bir ayna var karşımda. insan belki de kendini bu sebeple unutuyor, yabancılaşıyor ve tanıdığı yüzler tanımadığı duygular haline geliyor. uzunca baktım ve bakındım. beyazlar içerisinde bir odada, bu gözlerimde ki simsiyah perdeyi düşündüm. düşüremedim. kalabalıkta yaşayamıyordum, kalabalıktan uzak da. sanırım tekrar ikileme düştüm. göz kapaklarımdan dünyaya açılan, o beyaz kapıyı biri üzerime kilitlemişti. hayatın her evresinde ve gecenin her kırmızılığın da, uzaklara giden aklımı, yazarak geri çeviriyordum. parmaklarımdan akan bu acılar, acı değildi belki de, kandı! ve gece, bundan kırmızıydı. üstelik yıldızların gökyüzünden bir bir kaydığı bir gündü. dilek tutacak bir fikrim yoktu. dilek tutacak bir günde değildi üstelik. en acı verici bir trajedi olayının ortasından kaçmış, üzerimde kimliği belirsiz bir dağ gölgesi altında özgürlüğe koşarken, dilek tutacak bir fikrim yoktu. zaten benim tüm dileklerim, tanrı'nın, paydos saatine denk gelmişti. karanlığa ilk nerede düştüğümü bilmiyorum. bildiğim tek şey, her şeyin bir aldatmaca olduğunu öğreten ve bunu her gün suratıma suratıma vuran bir varoluş sancımın olmasıydı. ve şimdi; yaktığım sigaralarla birlikte artık tenimdeki limanları da ateşe veriyorum. ve sizden yine de bir şey eksilmiyor aynaya baktığınızda. ölü evinin önüne konan bir çift ayakkabı gibiyim. yüzümde kalan gülümsemelerin son kullanma tarihi geçmeye başlamış. başka şehirlerden başka ülkeleri özlüyorum ve özgürlük dansımı yeryüzünün tam 6 kat altında yapıyorum. aşırıya kaçıyorum. beyaz zencileri arıyorum siyah perdelerin ardında. belki siyah fonda daha belli olur diye hayatımı hep siyaha boyuyorum. ve beni kaybettiklerim değil umut etmek yendi. çünkü içimde doğan tüm umutlarım prematüre!

ben artık arkada kalan bir ayağı kırık at
ben şiiri yarıda kalan bir şair
ben araba altında kalan bir kedi
bir anne çığlığı
bir baba öfkesi
bir sevgili feryadı.
korkarım ki, sizinle bir ilgisi var tüm bu olanların
çünkü; insanın olduğu yerde insanlık ölmeye devam ediyor.
insanın, insan olduğundan dahi haberi yok.
insan kendi ırkının tek düşmanı.

artık bedenimi başkasına devrettim. yarın bir gün, başka bir bedende, şimdi konuştuğum bedenimle konuşacağım. ve bedenime ait olmayan bir beyin ile yaşamanın zorluğunu, sizden farklı olduğumu düşünmek ile ödüyorum.yaşamdan ve ölümden, umuttan ve boşluktan vazgeçtim. artık sayılı şey yapabiliyorum ve sıralarını unutuyorum.


30 Nisan 2017 Pazar

feride x2

yokluğun feride;
terk edilmiş bir şehir gibi, gözlerinden yarınları uğurlamak.
ve kafanı kaldırıp baktığında, milyonlarca vurulmuş kuş hüznü yaşamak.
anason kokuları içerisinde, ezanları dinlemek.
kuran okunan evlerin önünden, anasona hapsedilmiş bedenini taşımak.
tövbe edilmiş günahsız bir bedenden kaçıp, günahların ortasında ki bir bedene saplanıp kalmak.
aşıkken, bir uçurumun dibinde pineklemek ve en güzel rüyanda kendini aşağıya atmak.
koşmak, düşmek, varmak, bitmek.
hangi ruhun sahibi olduğunu bilmemek.
aramak, karanlık bir odada, aydınlık bir yolu bulmak ve insanların en zor anında kaçan tanrılar gibi, kaçmak.
sana uzayıp gidemeyen onlarca yola su döküp, bir çiçek gibi uzamasını beklemek.
milyonlarca göz yaşı döküp, yine de içini kurutmak.
işte hepsi
hepsi bu kadar
içini kurutmak
ıslak bir çamaşırı güneşte kurutmak değil
anlıyor musun feride?

yokluğun feride;
seni ilk keşfeden ve gözlerimdeki filmde başrol oynatan bendim.
oysaki şu sıralar; gözlerimin önünden bir şizofrenin intihar senaryoları geçiyor.
her gün, başka bir ben dileği ile giriyorum yatağa, benim yazmadığım aynı senaryoya, yine aynı kişi olarak uyandırılıyorum.
her gün, aynı sigara dumanını çekiyorum içime, adını bile bilmediğim haplarla dolduruyorum içimi.
aslında içimi bir şekilde, bir şeylerle doldurmak istiyorum. çünkü hiçbir boşluğa, koyamıyorum seni.
ve işte tam da o an;
piyona tuşlarından bir tuş bozulur, alfabeden bir harf eksilir, o şiirin ilhamı gider, kuş yuvasını terk eder, bir başka kuş evinde, gökyüzünde vurulur, çiçeklere su yerine, beton dökerler, bir adam ağlar, bir kadın çift kişilik yatağa, her gün tek kişilik rezerve yapar. yalnızken bile yalnızlığımı benden evvel yaşamış, bir adam oluşur içimde.
işte bu, içimde hissettiğim boşluklara seni koyamamak, ve gözlerimin önünden geçen film şeritlerini, sonuna kadar izlemeye mahkum edilmek. ve her filmin sonunda silahı kafasına dayayan, yine ben olmak.
işte hepsi
hepsi bu kadar
olmak geçen bir cümlenin içinde
yok olmak
anlıyor musun feride?

feride;
biliyorum; sen, başka birini seveceksin ve o kişi belli belirsiz bir düşman kazanacak.
sizin uyuduğunuz saatler, benim uyandığım saatler olacak.
sizin seviştiğiniz geceler, benim boynuma geçirilen ilmik olacak.
siz sadece güzel yaşlanacaksınız, ben ise öleceğim.
hangimizin tanrısı kazanacak?
bunu, herkesin çıplak olduğu o mahşer gününde göreceğiz.
mahşer günü üzerini örtmek için yanıma bir şal alacağım.
seni hiç çıplak görmediler, görmesinler de.
derin denizlerden bir şarap şişesinde gelesin diye bekliyorum, günahlarımı buharlaştırıp
ne yani insan bekleyemez mi;
gemideyken karayı
hayattayken ölümü
ve hala seviyorken, seni.

yine de korkma benim adıma feride
benim için;
kafana dayadığın silahın tetiğini çekmekle,
sevdiğin bir yağmurda tek başına ıslanmak, aynı şey.

22 Ocak 2017 Pazar

gelinmez - düşülür

yasaklı bölgelerde gezinen bir sevap gibi ölüm ellerini tenimde gezdiriyor. ve hayatın bana bir ölüm manevrası armağan edeceğinden habersizdim. çünkü birileri gökyüzünü kapatmıştı, birileri olgunlaşan elmamı kopardı. aslında belki de birileri göğsümde büyüyen bir ağacı böldü iki yana. birileri gitmişti emindim. ve ben sokak ortasında masturbasyon yapan diyojen'e bile anlam verirken, birileri sokağımın üç rengini çalmıştı. anımsayamıyordum, gönlümde çok felsefe taşı kırılmıştı. dengem bozulmuştu bir sabah güneşi tepemde göremeyince. üstelik tüm saatler yanlıştı. ve benden doğruydu. kolumda ki saati ne kadar parçalarsam parçalayayım, bir diğer insanın kolunda ki saat akmaya devam ediyordu. ben böyle zamansız ülkelerde kendimi yeniden doğurmaya çalışırken, aslında zamansız akan nehirlerin doğa kanunlarıydım. gülüşlerime inşa edilen çocuk parklarını yerle bir ettiler. geceler boyu kendi kendine dönen dünyadan hiçbir telif hakkım yoktu. ve şehrinizde ki en uzak yer, size yine bendim. ey yaratıcı! sana has bir özellik olan yalnızlığın getirdiği yağmurlar, gittikçe çoğalıyorlar ve bitmiyorlar. ama bilmiyorsun çoğaldığını. çünkü terk edilenler bir saç teli gibi çoğalırken, intihar makas oluyordu onlara, bizlere, herkese. kimse kimseyi anlamıyordu. herkesin anlamı farklıydı. bazıları anlam farkı sayesinde aramızdan sıyrılıyordu. hiçbir matematik işlemi işe yaramıyordu. acıların toplamı hiçbir zaman iç açıların toplamına denk düşmüyordu ve bu durum içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. nasıl ki ağaçları daha büyümeden güzel boy vermeleri, dik ve güzel bir şekil almaları için demirlerle etrafını çeviriyorlarsa, insanlar içinde böyle bir şey icat edilmeliydi. bak ne diyor yeraltı sakini dostoyevski; "ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan."

halının altına süpürülen o toz sensin. kendi kendini, tanrı katından aşağıya atıyorsun. yaşanılan yaşanmışlıklarla yaşıyorsun. ve bedeninin kaçıncı katında yer aldığını göremiyorsun. bergson "gözlerimizle değil, gözlerimize rağmen görürüz" der. ama sizler protez gibisiniz. yani bu kadar çok şey gözlerinizin önünde olurken, bu kadar çok az şey hissetmeniz başka nasıl ifade edilirdi ki?dünyanın altından gir, üstünden çık; terk edilen insanlar, terk edildiği yere aittirler. ve kalpleri gibi saatleri de eskisi gibi çalışmaz. umarım benden bir şey beklemiyorsunuzdur, ama yine de anlatayım; ayrılık vakti geldiğinde erteleyemez, kaçamazsın. ama insan bazen kaçmak ister değil mi? sonuçta gitmek ve kaçmak farklı şeylerdir. ne uçakla, ne gemiyle. sadece içinden kalkan trenlerle. çünkü trenler iyidir kaçırmamak lazım. ne uçaklar gibi üstümüzden, ne gemiler gibi kıyımızdan geçer. tam içimizden geçer onlar. ama arkanda bıraktığın izmaritler, yalnızlığını yüzüne vurur. ve bir o kadar da arkanda bıraktığın hayaller, çocuk kalmanı engeller. denizin altında bir taş gibi parıldamak istersin geceleri, ama yine de uzaklara atılan bir taş parçası olursun tanrı denizinde. gökyüzünün kayıp galaksilerini, gözlerinde saklarsın. şapkanı önüne koyup düşüneceğin yerde, şapkadan tavşan çıkarmaya çalışırsın.gerçi ikisi de çıkmaz. tren raylarında gezinirsin, tren seslerini ve ezan seslerini birleştiren o kişi sen olursun. uçurtmaların en özgür olduğu yerlere gidemeyen ruh olursun. birinin gücü ile değil, rüzgarın uğultusu ile savrulan o kişi sen olursun. yine kanlı bir gökyüzü taşırsın ellerinde. yine alkolik kuşlarla konuşursun. karıncaları gidecekleri yere kadar sen götürürsün. merhamet ellerinden değil, kanından akar. ve yalnız olursun, ve hür. hürriyetinden sandıklarda sakladığın şiirleri asarsın boynuna. çünkü öyledir hürriyet denen bu sevda. ne kadar yalnızsın, o kadar hür. ne kadar hürsün, o kadar maskara. sonra saçma sapan bir yasa çıkarırlar sana. ilk kanunu aşk olur. biter hürlüğün. ve sonra kendi ellerinle boynuna astığın şiirlerini, başka eller gelir boğazına geçirir. sallandırırlar seni, yıldızların ve ayın yükseldiği yerde. oysaki eksiklerin sadece birkaç harf veya bir şiir ilhamı değildir. büsbütün bir kalp, bir candır. bir can havli ile kaçman lazımdır aslında içinde ki tüm duvarlardan. bir sigara yakman lazımdır hemde kaçmanın tam tadına varmışken. ama üzgünüm.. kaçamazsın dünyadan. çünkü dünya kelimesi arapça'da aşağıda olma kökünden gelir. yani dünyaya "gelinmez" "düşülür"!

ya bu denizin tuzu eksikse?
ya biz bunun için ağlıyorsak tuzlu tuzlu?
ya biz, birer balıksak?
ya oltalara çalım atan birer balıksak biz?
ya gökyüzümüz, üzerinde çilingir sofraları kurulan sandallarsa?
ya güneşimiz, bizi avlamaya çalışan martılarsa?
ya her şey hiç olmadığı kadar masum değilse?
ya biz korkuyorsak?
ya biz ölüyorsak?
ya biz zincir gibi kopamıyorsak?
ya biz sevişiyorsak?
ya biz deliysek, deli gibiysek?

artık silahınızı indirin. vurulmayı bekleyen bir insandan, zaten size zarar gelmez.



12 Ocak 2016 Salı

feride'ye ağıt

feride; saçlarından çocuk parklarına doğru süzülen bir şiir yolu var. ve ben bu şiir yollarına
bir vapur misali uzaktan bakıyorum. çünkü; parkta ki salıncaklar kadar boşum şu sıralar. içimde ki çocuk salıncaktan düştü. dizleri kanadı, oyuna küstü. ama hiçbir zaman vazgeçmedi bu parktan. başka başka yerlerde ki mutluluğa özenen bir çocuk kadar gözlerim dolu feride. ve arkamda bıraktıklarım, ilerlediğim yollardan daha çok yoruyor beni. kaçmak ve gitmek arasında ki o ince çizgi arasında gidip geliyorum. anla. üstelik kavisli yağmurlar yağıyor ve bu ipin üzerinde ki ben değilim, hayallerim feride. hayallerim ve ben. gitmek ve kaçmak. kalmaktan hiç mi hiç bahsetmeyen bir hayat.
gel hadi; bileklerimi tut. bineceğimiz tramvaylar, yetişmemiz gereken vapurlar ve dahası; sana okuyacağım onlarca şiir, bakmamız gereken gökyüzü, oturmamız için bulutlar, yem vermemiz için kuşlar, ellerini öpeceğim sokaklar, boynuna dolanacağımız caddeler, şiirler yazmamız için duvarlar, ağlaman için omuzlarım, uyuman için diz kapaklarım, sevişmemiz için ayinler, dert yanacağımız seyyahlar, kurtarmamız gereken çiçekler, dalından koparacağımız böğürtlenler, saatleri geriye alacagımız zaman hazları ve şu barış'ın sadece çocuklara isim olarak konulduğu diyarlarda, gül fırlatacağımız kahrolası tanklar! yetiş hadi. hiçbir şiir, şairini yarıda bırakmaz. ha gayret

yoluna kaybetmiş bir insana, adres sorabilir miyim feride? şu an dünyanın hangi boktan çukurundayım? bu çukurun neresindeyim? evet, şu an? peki dünya ne kadar büyük? gökyüzü kadar mı? göğün, yüzü kadar mı? ahh ayak basılmamış gökyüzü, yalnızlığım ve yalnızlığımız sana da sığmıyor. ve ben bu gökyüzünün ışıklarını birer birer yakıyorum. ikimiz için feride. ikimiz için, yeni yollar ve içinde barına bileceğimiz şiirler buluyorum. tüm tanrılardan uzakta. sen, başını güçlü erkek omzuma koyuyorsun ve ben, rastgele açılmış bir şiir sayfasından, sana şiirler okuyorum. korkma, aslında yok olmak gerekirken, yazarak ve okuyarak var oluyoruz. bu sebeple; içimde ki kanadı kırık kuşlar sıkılmıyor uçmaktan feride. bu hızla ilerleyen saatler içerisinde, hayat neden kaplumbağa yavaşlığına dönüşüyor? ve acılar neden zamana yenik düşüyor? göğsümden aşağı inen bu acıyı hangi merhem durdurur? bu yangını, yarım kalmış bir şiir nasıl söndürür feride? kaçmak için çıktığımız bu yolların kenarlarına mayın döşemişler sevgilim, bu ne kadar adil? gökyüzü ve göğün yüzü hep bir sevgili ve birazda sen feride. nereye kadar gidebilirim? hep bir oyuncak kırılması duygusu var içimde. ve ben bir çocuk bile kalamıyorken, hala oyuncaklarımı kırıyorlar feride. yine de yazmasak, yarına çıkar mıyız? yine de yolunu kaybetmiş bir insana, adres sorabilir miyiz feride?

altımda bir tramvay, gökyüzüne doğru gidiyorum. bir kadın, bana şiir yazdırıyor.

asfaltlardan akan sular gibi bir terk edilişti bu feride. bir toprağa can verirken, aslında toprağa karışıyordum. asfaltlardan akan sular gibi bir terk ediliş işte bu feride sorma ötesini. bir çocuğun ellerinden kaçan uçan balonlar gibi, gökyüzünde ki bedenimin işi ne feride? kafamın içi, boş mezarlıklarla dolu. doldur diyor bana birileri. oysaki içim boş mezarlıkları dolduracak kadar, ceset dolu feride. elimde ki yarım kalmış şiirlerle, hangi hayata kafa tutabilirim? denizlere karışan şarap şişeleri gibi ağzım kapalı. lakin; içimde bir sır var kimsenin dokunamadığı, dokunup hissedemediği, okuyamadığı, okuyup ağlayamadığı ve anlamadığı. anlaşılmak için kaçmak mı lazım feride?  
içimde bir sır var feride; kimsenin dokunamadığı, okuyamadığı, okuyup ağlayamadığı ve anlamadığı.

bugün sana ilk şiirimi yazdım. gece kadar çıplak, gündüz kadar bakire. aslında biliyorsun; ben iyi bir şiir yazamam. beklediğin kelimeleri lugatında, tanrı yapamam. dökemem duygularımı bir kafka gibi kağıda. ben akıtamam kanımı bir harfin üzerine. ama söyle feride; ben bir kafka olamazken, neden sen hala milena'sın gönlümde? feride; yağmurlar yağarken pencerelerini aç. içinden gelirse bana yine yaz. ıslanırsa sözcüklerin; yağmurlar dersin. bilirsin, anlayışlıyımdır. feride; sen ne zaman yağmurlu bir güne saçlarını assan, bir serçe bir buluta güneş taşır!
ama ne yazık ki sevgilim; hayat hain bir makastır. sadece kadınların saçlarını kesen.

feride; bugün gönlümün salıncağından indin.
ve ben içimde ki çocukları uğurladım birer birer
şimdi biliyorum
yolunu kaybetmiş bir insana, adres sormak gibi bir şey
seni yeniden karşıma alıp
şiirler yazmak feride




19 Aralık 2015 Cumartesi

acıya acınır mı?

bir yerlerde üzerime giydiğim bedenin sahibi var. duyuyorum. ve duymakla beraber eşlik ediyorum bu iniltiye. en güçlü olduğum anda dahi hayallerimi kırmamak için inanmadığım şuurlar uğruna ayak üstünde hırsız gibi adımladım. kazanmayı bekleyen ve içimi kemiren bir canavara karşı, içimde ki seslerden sıyrılıp, dört nala koştum. kuşlar kadar pervasızca. anladığım şeylerin yarısını yolda düşürdüm. ve yanlış kişilerin odağı haline geldim. sigaram iki parmak arama sığmayacak derecede anlam yüklüydü. kendimi bir arabanın altına atıp beynimdeki düşünceler gibi can çekişmek istiyordum. kış aylarında böyle şeyler olurdu. çünkü; diktiğim ağaç bile o mevsimde bana verimli ilhamlar vermezdi. yeni bir heyecan için gayet sıradandım. hiçbir zaman kendimden bir anlam çıkaramadım. onun yerine; her gün yataktan bir gregor samsa çıkardım. kendimi kendimle bırakan her neden, bana şiir yazdırıyordu. ve karşımda yaşanması gereken bir hayat ve kazanmayı bekleyen onlarca acı varken; ben içine çekilmiş bir kaplumbağa gibiyim. gözlerinden nefret akan bir şehrin içindeyim; sendeyim. ve sen; kaburgalarımı korumaktan vaz mı geçtin? neden artık bir sahil kasabası gibi derin ve serin rüzgarlar alıyorum bedenime, gecenin en kadın, en erkek saatlerinde?

bir yarış içerisindeyim. aklımın ve bedenimin benden ayrı ayrı yerlerde olduğu bir yarışın tam ortasındayım. hiçbir zaman bir araya getiremiyorum. susmakla başlayan bir şiirin devamında payıma ne düşer henüz bilmiyorum. ama, hasretle başlayan bir şiirin sonuna, bir cansız beden düşermiş. çünkü en çok şiirler doğruyu söyler ve bu yüzden en çok şiirler yakar yüreğimi. ama şunu biliyorum ki; hiçbir zaman kapanmayacak olan bir yaranın eseriyim, esiriyim. ve hiçbir zaman geri geri gitmeyecek olan bir yolun yolcusu. odamda şiirler tamir ederken, kendimi kodesteymiş gibi hissediyordum. oysaki bu dört duvar; benim özgürlüğümün sınırlarını çizen birer duvardı. ve geri kalan hayatım; bir çekmecenin en alt katında saklıydı. keşke bilseydiniz.
ne ara bu kadar katılaştınız? oysa ana rahminden, dışarıya kafanızı uzattığınızda vıcık vıcıktınız.

gerçekte yaşanmamış bir acıyla karşılaştım
aynada gördüm acının yüzünü
sevdim
elimde ki kadehi uzattım
buğulu aynanın diğer tarafından uzattı sararmış ellerini
belli ki çok yalnızdı bu acı
belli ki çok sarhoştu
acıya acınır mı?
acıdım
ve ağzımda ıslak bir şiirle
hiç gelmeyecek olan bir otobüsü kaçırdım

17 Kasım 2015 Salı

merhem ve meryem

bir balık gibi denizinden çıkarılan bedenim, gerildikçe geriliyor kimseyi andırmayan bir kadının kuş bakışı çarmıhında. ellerimde bir ölümün soğukluğu ve sökük bir ceketin son dikişiyim. mecburum bir şeylere tutunmaya. anlam veremediğim bir şekilde ve anlamlandıramadığım bir hayatın içerisindeyken, hiçbir şey rayında gitmiyor. ve ben direksiyon hakimiyetini yitiren bir şöför oluyorum bu düzende. bir deniz oluyorum ve kendime ait bir gemi bulamıyorum. ya da; kimsenin beklemediği bir gemi oluyorum ve üstelik kendime ait bir denizim bile yok. yaradılışımın bir parçasına dikiyorum kendimi. böyle çaresiz bir haldeyim. aslında iyi değilim. ve iyi değilken iyi bir kalbe de sahip değilim. mayın tarlalarında elleri arkasında yürüyen bir adam kadar, yalnızlığı ve boş vermişliği almışım yanıma. gözlerimi kapattıktan sonra kalbimin kapakları açılıyor ve ben bir türlü sizler gibi bu dengeyi sağlayamıyorum. sizler; uyurken uzaklaşıyorsanız bu dünyadan, ben kaçarken her şeyden bu yangına daha fazla yaklaşıyorum. kodesi andıran beyin odalarımın kasvetli havasından sıyrılıp hep bir sigara yaktığımda, ruhumun her gün bu dumanı takip ettiğini anlıyorum. savaş kentlerinde ip atlayan çocuklar gibi, iki saniye havada durma mutluluğunu yaşıyorum. ama özgürlüğüme kast eden mermilerin eşliğinde, inişimin nasıl olacağını hiçbir zaman kestiremiyorum. içimde çıkmaz sokaklar bir bir dizilmiş, savaş kentlerindeki ölü insanlar gibi. ve levhalarında bir kadının adı yazıyor, hiç duymadığım bir dilde. her daim şu dünya denilen mezarlığa doğru uzanan bir yolda gidiyorum. tanrı'nın üzerime tutacağı bir el feneri bile yok. ne kadar dışarıdan bakıldığı kadar hayatta kaldığıma dair izler versem de, bir hayat değil benim yaşadığım. düpedüz çatlak bir bedenin içinde yaşıyorum. kıçı kırık bir teknenin batmaması için direniyorum. ve hayatta kalmam mutluluk verici gibi bir şey gözükse bile, her sabah kalktığımda güneş, aşamıyor bir dağ gibi şu gözlerime inen perdeleri. ve siz; yanılıyorsunuz. hayatta kalanların, yok olanlardan bir farkı yok. bazılarınızın elleri daha uzun ve ışıklarını yakabiliyorlar hepsi bu. ve siz; her zaman ki yaşantınızdan uzak, yıldızlara paralel, bir geceyi yenme duygusu içerisinde aynı yolu bilmem kaç defa yürüye durdunuz. yolun sonu aynı. görün, yanılmayın. yolu değiştirmek yerine, yolun kenarlarında ki çöpleri temizleyin. bir çiçeğin, yaşam kaynağında karşılaşın kendinizle ve becerebildiğiniz hayatları yaşayın. ben; sadece hayatla karşı karşıyayım. ve hayata karşı hiçbir zaman ayaklarım yere sağlam basmıyor. hayat; beş harften ibaret gözükse bile, tüm alfabeyi içinde barındırıyor. siz yine de korkmayın yalnızlığımın karanlığından. zaten her insan yalnız değil midir, gözleri gibi, bedeni de kapalıyken?

imkansızı şimdi ben mi seçtim, dur diyemediğim kalbim mi? şimdi herhangi bir şeye kavuşmak, kaderin elinde mi? yoksa kader diye adlandırdığınız senaryoyu yazanın elinde mi? ben her gece boka batarken, siz gülüşlerinizi hayatın görmediğiniz yanlış yüzlerine savurun. ben isa gibi; inandığım gerçekler uğruna çarmıha da gerilirim. şehrin gardını yıkar gibi, duvarları da yumruklarım. yumruklarım; düşüncelerim kadar sert olsaydı eğer, bir barikatta dövüşür gibi kazanırdım her şeyi. ben; anasonun, suyu kazandığı gibi, adaletli kazanmak istedim. ama şimdi, bir harf gibi ellerimden kaçıp giden bedenime söyleyin; yaralarıma, merhem mi iyi gelecektir, yoksa meryem mi?

ben;
iyi ve kötülerin birbirine karışmadığı iki farklı suyun sınırıyım
aynı yaranın, iki farklı merhemiyim
hafızasını yeniden kazanmış hasta gibiyim
bir kelebeğin benimle yaşlanır mısın sorusuna inanmış gibiyim
ben;
tanrı katından kendini aşağıya atan o kişiyim
hayyam'ın şarabı ve adem'in ısırdığı o elmayım